Türkiye’de küresel ölçekte tanınan, kalıcı ve yüksek marka değeri yaratabilmiş şirket sayısının sınırlı olması, çoğu zaman girişimcilik eksikliği veya pazarlama yetersizliği gibi mikro nedenlerle açıklanmaya çalışılmaktadır. Oysa bu durumun kökleri, ülkenin uzun yıllar boyunca maruz kaldığı makroekonomik istikrarsızlıkta, özellikle de kronik enflasyonda aranmalıdır.

1974–2004 yılları arasındaki yaklaşık otuz yıllık dönemde Türkiye, yüksek ve dalgalı enflasyon oranlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu süreçte işletmelerin temel stratejik yönelimi, finansal getirileri maksimize etmek şeklinde oluşmuştur. Zira bu tür bir ekonomik ortamda, mal ve hizmet üretiminden elde edilen operasyonel kârlılıklar hızla erirken, parasal işlemler veya stok değer artışları üzerinden kısa vadeli kazanç sağlamak çok daha cazip hale gelmiştir.

Oysa marka oluşumu, doğası gereği operasyonel kârlılığa, uzun vadeli yatırım perspektifine ve kurumsal sürekliliğe dayanır. Bir markanın uluslararası düzeyde değer kazanabilmesi için, ürün ve hizmet kalitesinde istikrarın yanı sıra, zaman içinde güven inşa eden bir ekonomik zemin gereklidir. Ancak yüksek enflasyonun egemen olduğu dönemlerde firmalar için böyle bir uzun vadeli strateji izlemek rasyonel bir tercih olmamaktadır.

Türkiye’de enflasyon çoğu zaman soyut bir “makroekonomik gösterge” olarak değerlendirilmiştir. Oysa enflasyon, yalnızca fiyat düzeyini değil; yatırım davranışlarını, ticaret kültürünü ve ekonomik aktörlerin zaman algısını da şekillendiren temel bir faktördür. Enflasyonist ortamda sermaye kısa vadeli kazançlara yönelir; sabır, öngörü ve kurumsallaşma gibi marka oluşumunun temel unsurları arka plana itilir.

Marka değeri, ancak ekonomik istikrarın hâkim olduğu ülkelerde gerçek anlamda ortaya çıkabilir. Çünkü marka, soyut bir algıdan ziyade, istikrarla biriken bir kurumsal hafıza ve ekonomik güvenin yansımasıdır. Türkiye’nin uzun süreli enflasyonist deneyimi, markalaşma sürecinin temel yapıtaşlarını zedelemiş; bu durum da ülkenin küresel ölçekte rekabet edebilir markalar yaratmasını geciktirmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye’de uluslararası marka eksikliği, bireysel girişimcilik ya da pazarlama hatalarından çok, ekonomik istikrarsızlığın yapısal bir sonucudur. Markalar, fırsat ekonomilerinin değil, istikrar ekonomilerinin ürünüdür.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Post comment